Ben, İnsan; Evrenin Efendisi!

Ben insan; doğan, büyüyen gelişen, gençleşen ihtiyarlayan ve ölen bir varlık. Yiyen, içen, uyuyan, dışkılayan, kılları/saçları olan ve bir müddet sonra dökülen, acıkan, susayan, yorulan bir varlık. Ben insan; gülen ve ağlayan, sevinen ve üzülen, seven ve nefret eden, acıyan ve kızan bir varlık. Toplayan –dağıtan, yığdıkça yığan, cimri, nankör, inatçı, benmerkezci, hırslı, doyumsuz, mızıkçı, uyumsuz, tartışmacı, huysuz bir varlık. Tüm bunlarla birlikte soran sorgulayan, araştıran, düşünen, değiştiren, dönüştüren, oluşturan, keşfeden bir varlık

Ben insan, evrenin efendisi… Varlığı en çok kendisini rahatsız eden, yeryüzü serüveni, kendi soyunu katletme ve kurutmadan ibaret olan bir varlık. Kendi soyunu yok etmek için doğuran, üreten ve inşa eden bir varlık. Her durumda keşfeden ve örten, üreten ve kirleten, yapan ve yıkan, ifsat eden yegane varlık.

Ben insan… Tüm yeryüzü avuçlarımda bir çamur haline dönüşmüş. Bir elim gökyüzünde, yıldızları birbirine düşürüyor, diğer elim denizlerin içinde canlı-cansız ayırmadan hepsini yok ediyor. Bedenime üflenen Gerçeğe değil, mayamdaki çamurluğa öykünüyorum. Bundan olsa gerek, efendisi olduğum yeryüzünü, bir çamur deryasına, içine karışan her şeyi yutan bir bataklığa dönüştürmüşüm. Bu durumdan şikâyetçi olduğuma dair, elle tutulur bir emare yok. Çamur deryasında gül yetiştirip, kalpler fethedeceğimi sanıyorum. Bataklığa dökülen bütün ırmakların kan kırmızı akıyor olması, beni böyle bir yanılsamaya itmiş de diyemem. Gül yetiştirme iddiam sadece maskem olmuş. Aslında ben bataklığın her şeyi yutan büyüsüne vurulmuşum. Irmaklar niçin kan kırmızısı veya mürekkep mavisi akıyor, hiç sormadım, çünkü bu şuan tam benim istediğim şey. Bu durum, beni ve yaptıklarımı tamamlıyor. Belki de yaptıklarım bu ırmakları bu renklere boyamıştır kim bilir. Irmakların doğal rengine kavuşup, bataklığın kurutulup gerçekten gül yetiştirilmesi ise en büyük kâbusum.

Ben insan evrenin efendisi, neden yaratıldığıma bir baksam, azıcık akletsem mayamın özünü. Her şeye hükmeden bir efendi değil, vekil, doğan ve ölen, yani yaratılmış bir efendi olduğumu bilsem, belki efendiliğin gerçek anlamda ne olduğunu anlayarak, hem kendim mutlu olacağım, hem de efendisi olduklarım. O zaman anlayacağım efendiliğinde bir sınırı, bir başı ve sonu olduğunu ve daha net bir şekilde göreceğim, her efendinin bir efendisi olduğunu. Yaptığım şeyin efendilik değil de bir nevi taşaronluk olduğunu bir farketsem; Yaratıcı’mın “İnsan, düşünsün bir, neden yaratıldı! Vücudunun dışarı attığı (pis) bir meniden! Bel ile leğen kemikleri arasındaki bir sudan”(86/4-7). Sözlerinin ne anlama geldiğini kavrayacak ve haddimi bilecektim. Sonunda herhangi bir canlı gibi, örneğin bir böcek, bir ot, bir balık veya keçi gibi yaratılmış bir varlık olduğumu anlayacak, beni farklı kılan şeyin, vücudumun kıvraklığı ve iki ayaküstünde durabilmem değil, sorgulama ve inşa etme yeteneğimin olduğunu görecektim. Ama göremedim.

Ben insan; Yaratıcımın “dünya senden ibaret değildir. Sen her şey değilsin, her kararın kendinden çıktığını mı sanıyorsun? Evrendeki hayat seninle başlamadı. Senin var olmandan önce evren, nice yıllar sensiz yaşadı. Sen yoktun ama hayat devam ediyor, ırmaklar akıyor, kuşlar ötüyordu. Sen yoktun ama açıklıktan ölen bir canlıya, susuzluktan kuruyan bir bitkiye rastlanmıyordu. Yani yeryüzü sen olmadan da hayatını idame ettirebiliyordu. Hiçbir varlık varlığını sana borçlu değildi. Yerden biten, gökten inen,karnı üzere sürünerek, ayakları üzerinde yürüyerek veya kanatlarını çırparak uçan her bir varlık kendi yasasına göre hayatını devridaim ettirip gidiyordu. Taş taşlığını, kuş kuşluğunu, toprak topraklığını biliyordu. Sonra sen geldin. Nasıl geldin? Her bir varlığı getiren seni de getirdi. Yani seni yarattı. Hem de adi bir sudan, ağzına almaktan çekineceğin, duyduğunda yüzünün kızaracağı bir şeyden; bir damla meniden yarattı. Sonra sana ruhundan üfledi ve insan kıldı.

Bütün varlıklar, varlık olmaları hasebiyle birbirinin aynısıydı, sen farklı olasın diye sana ruhundan üfledi. Bu üflemenin bir sonucu olarak, düşünme, akletme, sorma, sorgulama, üretme ve inşa etme yeteneğini kazandın. Yani özgür oldun. Yaratıcın, özgür bir insan olarak sana, ‘yeryüzü sana bir süreliğine emanetim’ diyerek içindekileri emrine amade kıldı. Emrine amade kıldı ama kökünü kurut demedi. Hem yararlan hem de yeteneklerini kullanarak “gelecektekilerin nasiplenmesini de sağla”, efendiliğin “bunlarla sınırlı ama bozmak da var mayanda sakın ha onu kullanma. Farklı olmanın farkı, bu” dedi.

Ama sen anlamadın. Hem süreni hem de sınırını unuttun. Onarmak sana ağır geldi, yaktın, yıktın bozdun; kirlettin. İnsanlık bu sandın. Uyarmalar bir türlü seni uyarmadı, daha bir celallendin. Hep bahaneler ürettin, başkasının başına gelen felaketi kendi zaferin sandın. Ölüm senin için değildi. Sen hep genç kalacaktın, kendini böyle aldattın. Yerden, gökten, içinden, dışından, her bir yönden ve her bir yerden uyarıcılar geldi, sen uyanmadın. Önce uyarıcıları sonra kendi ellerini ve ayaklarını katlettin.. Sana ruhundan üfledi. Ama sen bu üflemenin farkında olmadın. Şimdi sen kendin felaket oldun. Dokunduğun her şeyi yok ediyorsun. Az kaldı, kendini de yok edeceksin” anlamına gelen aşağıdaki benzeri buyruklarını okuduğumda, bu uyarılarına kulak verip, ne anlama geldiğini kavramak için bir gayret içerisine girseydim, çelişkiler içerisinde bocalayıp durmaz, bin bir dalavere ile bunları örtmeye uğraşmaz, kendimi kandırmak için, her an yeni bahaneler üretmezdim.

“İnsandan önceki dönem sonsuz bir zaman kesitinden ibaret değil midir? İnsanın adını bile anılmaya değer olmadığı bir dönem. Şüphesiz sınamak için insanı karışımlı bir meniden yaratan ve onu işiten ve gören bir varlık yapan da biziz. İster şükretsin, ister inkâr etsin diye yol da gösterdik. (Bunun sonucu olarak) nankörlük yapanlara; zincirler, kelepçeler ve azgın bir ateş hazırladık” (76/1-4)

Yaratıcım beni şöyle anlatıyor: “İnsan kendisini bir damla meniden yarattığımızı görmüyor mu? Ancak o, apaçık bir hasım kesiliveriyor. Yaratılmış olduğunu unutarak bize bir de laf dokunduruyor: “çürüyen kemikleri kim diriltecek” diye” (36/77-78).
“İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor! O, atılan bir damla meniden yaratılmadı mı” (37/36-37)?
Kendisine fücur ve takva verildiğini bilsin ki, kendisini arındırıp temizlerse kurtulacak, kendisini kirletip günaha gömerse mahvolacak” (91/8-10).
“ İnsan, her dilediğini elde etme hakkına sahip olduğunu mu sanır? Halbuki hem ötekisi, hem de bu dünya, [yalnız] Allah'a aittir!”(53/23-24) “İnsanı bir damla meniden yarattı., Birden o insan yaratanına apaçık bir hasım kesiliverdi.(16/4)
“Vay haline iftira atanın ve ayıp-kusur arayanın! [Vay haline o kişinin] ki, serveti biriktirir ve onu bir kalkan (koruyucu) sayar,
zanneder ki serveti onu sonsuza dek yaşatacak!
Hayır, tersine, [öteki dünyada] çökerten bir azaba terk edilecektir o!
Bilir misin nedir o çökerten azap?
Allah tarafından tutuşturulan bir ateş,
[günahkar] kalplerin üstünde yükselen:
üzerlerine salınacak (bir ateş), sonsuz sütunlar arasında!” (Tekasür süresi).

Ama ben insan, yaratıcımın bu ve benzeri onlarca sözünü kulak ardı ederek, yeryüzünde kendi cehennemimi inşa ediyorum. Bunu yeryüzünü cennete dönüştürmek iddiasının arkasına gizlenerek yapıyorum. Bazı noktalarda göstermelik, kendi tanımlamalarıma uygun, üstelik mazlum insan kardeşlerimin, emekleri, gözyaşları, aşkları ve cesetleri üzerine mevzi cennetler kuruyor olmam, koca bir yeryüzünü cehenneme dönüştürmüş olmam gerçeğini ortadan kaldırmıyor. . Oysa bu yeryüzü cehenneminin her tuğlası ve taşı kendi insan ırkımın cesetleri bu tuğla ve taşlar arasındaki harç ise onların kanından başka bir şey değildi.

Ayrıca tüm bu yeryüzü cehenneminin yakıtı da benim insan kardeşlerimdi. Onların, umutları, mutlulukları ve gelecekleriydi… Nokta cennetlerimi ayakta tutabilmek için kendi insan ırkımı inşa ettiğim bu yeryüzü cehennemime gömüyordum. İstiyordum ki, kimse benim hesaplarımı bozmasın. Sanıyordum ki hesapları sadece ben yapıyorum ve benim hesabımın üzerinde hesap yok. Sanki ben evvel ve ahirim de bütün soruları bin soruyorum. Kendimi kandırmada üstüme yok. Kurgu, hayal ve saplantılarımı gerçek sanıyordum. Bu yalana kendimi öyle kaptırmıştım ki, ölümün gelip beni bulmayacağını, gücümün ve malımın beni ölümsüz kılacağını sanıyordum. Artık bende bu, bir sanı olmaktan çıkmış, bir saplantıya hatta kör bir imana dönüşmüş durumdaydı. Beni bu saplantıya bu kör imana sahip olduklarım, malım-mülküm, askeri ve teknolojik gücüm düşürüyordu. Bu sahip olduklarımın mutlak ve ebedi olarak bende kalacağını sanıyordum. Çünkü eriyen bedenimi, ölen yakınlarımı çöken imparatorluklarımı, geri tepen silahlarımı görmeme rağmen böyle inanıyordum. Bu kör imanın girdabında dönüp duruyorum. Taşlaşan yüreğim tüm algılama yeteneğini kaybetmiş, bütün seslere, görüntülere, uyarılara kilitli. Yüreğimin üzerinde kendi ellerimle ördüğüm tunçtan kılıflar var. Onu artık ben bile açamıyorum. Bugün de böyle… Bütün çığırtkanlığım ve hoyratlığımla kendi helakımı çağırıyorum.

Ben insan, evrenin efendisiyim ya; başkası değil, kendi sonumu da ben belirlerim diyorum. Aklımca ölürken/yokolurken bile diz çökmeyeceğim. Öyle sanıyorum. Yokluğun olmadığını bilmediğim ve gerçek azapla karşılaşmadığım ne kadar da belli.

 

Mehmet Yaşar Soyalan

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !