Başarabilen dâhilerin hayat hikâyeleri; yaygın olanı sorgulamanın çetin bir iş olduğunu resmeder. Zoru başaramayanların ise, mücadele sonunda, içlerine kapandıkları görülür.
Bu kapanış, aslında içe doğru bir kaçıştır. Mağlup olan güçlünün, kendisini cezalandırmasıdır.
Hz. Muhammed’in hayatının son yıllarıdır. Savaş mağdurlarıyla çoğalan eşlerinin sosyal durumu onu derinden üzmektedir. En çekilmez olanı ise, aralarında baş gösteren kıskançlıktır. Büyük insan, bir ay süreyle hiçbirisiyle birlikte olmayacağına yemin eder.
İşte bu noktada şu uyarıyı alır:
“Ey Peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi, eşlerinin hoşnutluğunu gözeterek, niçin yasaklıyorsun?”
Tahrîm Suresinin ilk ayetidir bu. Uyarı “Ey Muhammed!” şeklinde değil, “Ey Peygamber” şeklinde başlamaktadır. Yani hitabın daha başında, nebevî olana dikkat çekilmiş, ardından da ruhbanlaşma meyli kınanmıştır.
Evet. Meryem oğlu İsa da, Abdullah oğlu Muhammed de birer beşerdi. Yaklaşmışlar ve uzaklaşmışlar, hoşlanmışlar ve yadırgamışlar, sevinmişler ve üzülmüşlerdi. Ancak geri çekilecekleri, içlerine kapanacakları her durumda vahiyle uyarılmışlardı.
Onların dâhi inkılâpçılardan farkı işte buradaydı.
Şimdi bu noktada sözün özünü sevenlere, cevapları zor olmayan ama dile getirilmesi sayfalar tutabilecek iki sual zikredelim:
Yeni Ait, Hz. İsa’nın son sözünün, “Tanrım! Tanrım! Beni neden terk ettin!” şeklinde olduğunu nakleder. Eğer Hz. İsa, son sözü bu olacak kadar yaygın kötüyle mücadele etmişse, İsevîler niçin kötülükler karşısında içe kapanarak manastır hayatını tercih ettiler?
Cevabı birincisiyle benzeşen ikinci sualimiz de şudur. Eğer Peygamber Muhammed, bir aylığına bile olsa, tek bir konuda dini kendisine çoğalttığı için ilahi uyarıya muhatap olmuşsa, onu izleyenler, sadece on dosya yaprağına sığabilecek olan namaz tanımını niçin bin sayfaya çıkardılar?
Kabuğunu kıramayan özün büzüşmesi gibi, dünyevi olanın cazibesine yenik düşen dindar ruhbanlaşır. Ancak bu nebevî değildir.
Ahmet BAYDAR
|
• 2008-02-17 20:52:18 - Ruhbanlaşma!